“DÜNYA TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK” KONFERANSI GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Afyonkarahisar Belediyesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Akademik Değerler Topluluğu, Kent Konseyi ve Ensar Vakfı işbirliğinde Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Abdülkadir Macit tarafından “Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek” konulu bir konferans verildi.

Atatürk Kongre Merkezinde düzenlenen konferansta konuşan Macit, dünya tarihini etkileyen en önemli ve kritik olayın İslam’ın zuhuru olduğunu belirtti. Macit, “Hz. Peygamber ile başlayan İslam’ın tebliği ve dünya coğrafyasına yayılması bin senelik bir Pers İmparatorluğunu ortadan kaldıracak, dinlerin tekrar tarih sahnesinde yer almasını beraberinde getirecek, ökümen alan diye ifade ettiğimiz Nil’den Amuderya’ya kadar olan insanlığın şehirleri, kadim uygarlıkları, insanlığın medeniyetlerini ortaya çıkardığı kadim havzaların bu zaman dilimi içerisinde İslamlaştığını, İslam toprağı haline gelmiş olduğunu görmüş olacağız” dedi. Macit bu durumun dünya tarihinin Akdeniz havzasındaki söz konusu birikimine İslam’ın yerleşmesi ve günümüze kadar olan tarihin değişmemesi noktasında bir etkide bulunacağını ifade etti. Macit, “Ancak bu ifade ettiğim özellik Avrupa merkezli bir tarih anlayışından baktığımızda göremeyiz. Biz bunu ancak kendi zaman algımızdan hareketle ifade edebilir ve ortaya koyabiliriz” diye konuştu.

Mezopotamya dünya uygarlığının merkezidir

Bilime göre milattan önce 40 bin yılında dünya üzerinde büyük buzul çağının yaşandığını anlatan Macit, “Bilime sadık kalarak konuşursak milattan önce 40 bin yılında dünya üzerinde büyük buzul çağının olduğu, milattan önce 10 binlere gelindiği zaman ise küçük buzul çağı olarak ifade edilen ve buzul çağının sona erdiği yani yeryüzünde yaşam alanlarının ortaya çıktığı dönem karşımıza çıkacaktır” ifadelerini kullandı. Macit konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu şekilde aslında beşeri coğrafya milattan önce 10 binlere gidildiği zaman yaşanılır insanlığın yaşayıp beşeri coğrafyanın ortaya çıkışını buzul çağı sonrası karşımıza getirecektir. Biz bu süreç içerisinde 2 ana göç yolunun insanlığın kavşak noktasını belirleyecek şekilde cereyan ettiğini ifade etmemiz icap ediyor. Bir tanesi Hindistan’dan kuzeye doğru Kafkasya’ya doğru olan insanlığın yolculuğudur. Kadim insanlığın göç hareketinin birinci noktasıdır. İkinci noktası ise Afrika ortalarından Mezopotamya’yı da geçip Orta Asya’ya doğru, kuzeydoğuya doğru olan yolculuktur. Biz Hz. Adem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne indirildiğinde nerede olduğuna dair 3 rivayetin dahi kıstas olarak aldığımız zaman Arabistan coğrafyasının, Afrika’nın ve Nil coğrafyasının Hz. Adem ve Hz. Havva’nın insanlığın bu coğrafyadan itibaren yeryüzüne yayıldığını düşündüğümüz zaman bu coğrafyalardan göç hareketleri ile beraber milletlerin ve toplumların kavşak noktası Mezopotamya olacaktır. Mezopotamya dünya tarihinde toplumların bu zorunlu göç hareketleri çerçevesinde kaynaştığı ve bir araya geldiği coğrafyanın adıdır. Biz Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen 25 peygambere baktığımız zaman, bu 25 peygamberin Mezopotamya merkezli bu coğrafyada gönderilen peygamber olduklarını göz önüne aldığımız zaman, bu coğrafyanın insanlığın kadim, ilk uygarlıklarını, ilk devletlerini, ilk şehirlerini, demiri ilk kullanmalarının, tarıma geçişlerinin yani insanlığın uygarlık üretiminin merkezi olaraktan görmüş olacağız.”

Peygamberler insanlığın bir arada yaşayabilmesinde önemli faktör

Peygamberlerin gerek Nil coğrafyasından kuzeye doğru olan yolculuklarında ve gerekse doğu-batı hattındaki yolculuklarında kavşak noktası olaraktan Mezopotamya merkezli bir birikim ve tecrübenin ortaya çıktığını vurgulayan Macit, “Dolayısıyla peygamberler insanları bir araya gelmeyi ve bir arada yaşama tecrübesini ortaya koyduğu Mezopotamya coğrafyasında toplum olarak başkaları ile nasıl yaşanibilirliğinin tecrübesini toplumlara gösteren en önemli kurucu unsunlar olarak karşımıza çıkacaktır” diye konuştu. Macit şöyle dedi:

“Bu sadece Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen 25 peygamber için zikredebileceğimiz bir husus değil, aynı zamanda şayet biz peygamber olduklarını iddia edersek ki iddiaların olduğunu söyleyelim, buradan Zerdüşt’ün çıktığı ve aslında medeniyetlerin kurulmasına öncülük yaptığı coğrafyalara baktığımız zaman yine karşımıza Nil, Afrika, Mezopotamya merkezli bir coğrafya çıkacaktır. O yüzden Mezopotamya farklı halkların katkılarının ve peygamberlerin kurucu unsur olarak saf bir toplum yerine farklı unsurların bir arada yaşadığı, bir arada medeniyetler ve uygarlıklar ortaya koyduğu merkezin adı olarak karşımıza çıkacaktır. Burada şüphesiz Mezopotamya’nın bu merkezi hususiyeti 18. asır itibariyle insanlığın vasatı olan, beşeriyetin havzası ve merkezi olan Mezopotamya merkezli bu anlayışın 18. asır itibariyle Avrupa’ya taşınmasının aslında bir sürecini içinde bulunan biz 21. yüzyıldaki insanlar görmüş oluyoruz.”

Avrupa modernliği 4 paradigma üzerine kurulu

Günümüzde Avrupa’nın modernlik olarak ifade ettiği düşüncesinin arka planında ve Avrupa’nın kökenlerine bakıldığı zaman 4 paradigmanın Avrupa’nın modernitesini oluşturan anlayış olduğununun ifade edilebileceğinin altını çizen Macit, “Yunan, Roma gelenekleri, Yahudilik ve Hristiyanlık Avrupa’nın 4 paradigması, 4 kökeni olaraktan ifade edeceğimiz hususiyettir” dedi. Macit, şunları belirtti:

“Modernite bu payandalar üzerine kendini inşa ederken Mezopotamya geleneğinin bu birikiminden bu merkezi olmasını Avrupa merkezci bilim ve tarih anlayışı derken Mezopotamya merkezli olan birikimi Avrupa’ya taşınması noktasında son 2 asırdır mücadelesini vereceği görmüş olacağız. Burada Yahudiliği, Hristiyanlığı meselesine baktığımız Yahudilik ve Hristiyanlığın modernitenin 4 kökeni olarak alındığında o şeriat diye ifade edebileceğimiz hususlardan arındırılmış ancak toplumları bir arada tutabilmenin unsurlarını göz önünde bulundurabileceğimiz bir anlayış çerçevesinde Yahudiliğin ve Hristiyanlığın modernitenin 4 kökeni olarak salih denildiğini görmüş olacağız. Modernite dediğimiz zaman ulus devlet merkezli, akılcı, insanı merkeze alan, yerleşmiş bir mekanik toplum düzenine kurulmuş olan bir algıdan bahsediyoruz. Hâlbuki Mezopotamya merkezli olan bir medeniyet inşasından, bir tarih felsefesinden, bir üretim biçiminden, bir iktisat anlayışından bahsettiğimiz zaman modernite bu anlayışı son 2 asırdır değiştirip, merkeze kendisini koyup batı dışı toplumlara da hakikatin bu olduğunun, bunun evrensel olduğunun, zaman ve mekanda evrensel olduğunun aslında mücadelesini verecektir.

Mezopotamya’nın merkezi Babil’dir

Macit, Mezopotamya’nın merkezi Babil olduğunu ifade ederek, “Babil Kur’an-ı Kerim’de karşımıza Hz. İbrahim’i çıkarır. Hz. İbrahim’in Irak hükümdarı olan Nemrut ile olan Kur’an’da anlatılan mücadelesi Mezopotamya’nın tam da merkezidir. Hz. İbrahim’in gönderildiği döneme baktığımız zaman milattan önce 2000’lerdir. 2000’lere geldiğiniz zaman Mezopotamya’ya şehirler kurulmuş, uygarlıklar tesis edilmiş, tarım hayatı geliştirilmiş; bu göç yollarında olması itibariyle insanların bir arada yaşama kültürünü aslında Hz. İbrahim gibi kurucu bir peygamberle tesis edildiği tarih bize işaret etmektedir” şeklinde konuştu. Macit şunları dile getirdi:

“Halil İbrahim sofrası ve Halil İbrahim misafirperverliği deriz. Biz bunu sadece somut bir sofranın paylaşılması olarak değil, insanlığın Mezopotamya’da oluşturduğu ticaret ağı, devlet geleneği, iktisadi birikim, siyasal gelenek bunu bütün başka coğrafyalardaki insanlarla bir arada paylaşmanın, o oluşan refahı başka milletlerle bir arada yaşatmanın mayasını ve düşüncesini Hz. İbrahim atacaktır. O yüzden Hz. İbrahim Peygamber Efendimizden sonra üsve-i hasene sıfatıyla ifade edilen ikinci peygamber olacaktır.”

Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Abdülkadir Macit’in verdiği konferansın ardından Yürüyüş konseri ile program son buldu.

Konferansa, Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban, AKÜ Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Mehmet Karakaş ve Prof. Dr. İsa Sağbaş, Turizm Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şuayyip Özdemir öğretim elamanları, öğrenciler ve vatandaşlar katıldı.