Afyon Kocatepe Üniversitesinin (AKÜ) Bilim, Teknoloji, Sanat ve Spor Festivali (AKÜFEST’26) kapsamındaki ilk bilimsel etkinliği TEI-TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş. Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in “Savunma Teknolojileri ve Tarihimizin Dönüm Noktaları” konulu konferansı ile gerçekleştirildi.
Atatürk Kongre Merkezinde gerçekleştirilen konferansa; Afyonkarahisar Valisi Dr. Naci Aktaş, TBMM Başkanlık Divanı Kâtip Üyesi Afyonkarahisar Milletvekili İbrahim Yurdunuseven, Afyonkarahisar İkmal ve Garnizon Komutanı Tuğgeneral Dr. Yalçın Tecimer, Afyonkarahisar Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanı Mehmet Keskin, AKÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Âdem Aslan, 17. Hava ve Füze Savunma Üs Komutanı Hava Tuğg. Cüneyt Güven, Afyonkarahisar Vali Yardımcıları Celil Ateşoğlu ve Murat Büyükköse, AKÜ Rektör Yardımcıları Prof. Dr. Şuayıp Özdemir ve Prof. Dr. Murat Peker, Afyonkarahisar İl Emniyet Müdürü Ahmet Birtan Erol, Afyonkarahisar il Jandarma Komutanı Albay Murat Kaya, AK Parti Afyonkarahisar İl Başkanı Turgay Şahin, AK Parti İl Gençlik Kolları Başkanı Mehmet Emin İntepe, Genel Sekreter Hasan Düzgün ile birlikte akademik, idari personel ve öğrenciler katıldı.
“Tüfeğin icadı savaş kavramında da değişime yol açtı”
AKÜ Devlet Konservatuvarı müzik dinletisinin ardından TEI-TUSAŞ Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit, “Savunma Teknolojileri ve Tarihimizin Dönüm Noktaları” konulu bir konferans verdi. Akşit; binlerce yıl boyunca kılıç ve ok gibi araçlardan ibaret olan savunma sanayiinin, Sanayi Devrimi ile birlikte uçak, İHA ve füze gibi gelişmiş teknolojilere evrildiğini anlattı. TEI’nin motor teknolojilerindeki çalışmalarını örnek göstererek Türkiye’nin gelişim sürecine değinen Akşit, savunma araçlarının aynı zamanda birer saldırı unsuru olabileceğini ve olası tehditlere karşı bu teknolojilerde önlem almanın stratejik bir zorunluluk olduğunu ifade etti. Teknolojinin gelişmesine bağlı olarak savaşların niteliğinin de büyük bir değişime uğradığını belirten Akşit, “Eskiden savaşlar göğüs göğüse, kılıç kılıca yapılırdı. Karşınızda düşmanı görürdünüz. Sonra tüfek icat edildi, mesafeler uzadı. Herkes sipere girdi ve siperler arasındaki mesafe, eski savaşlardaki yakın dövüşe kıyasla çok daha uzak bir hal aldı” dedi.
Teknolojik üstünlük savaşlarda galibiyetin ön şartı
Tarihte teknolojik üstünlüğü elinde bulunduranların galip geldiğine dair pek çok örnek bulunduğunu belirten Akşit, İspanyol komutan Hernán Cortés’in Amerika kıtasını işgalini bu duruma örnek gösterdi. Kristof Kolomb’un keşfinin ardından bölgedeki zengin toprakların ve altının fark edilmesiyle kıtaya gönderilen Cortés’in, yanında yalnızca 400-500 asker bulunmasına rağmen milyonlarca nüfusa sahip yerli halkı 10-15 yıl gibi bir sürede nasıl dize getirdiğini anlattı. Bu tarihi olayın ardındaki temel farkın teknoloji olduğunu söyleyen Akşit, Çinlilerden öğrenilen barutun Avrupa’da yaygınlaşmasıyla ateşli silahların savaşların seyrini değiştirdiğini ifade etti. Akşit, İspanyolların elindeki tek bir demir bilye atan ilkel tüfeklerin, yerlilerin sahip olduğu ok, yay ve mızrak gibi klasik silahlara karşı mutlak bir üstünlük sağladığını dile getirdi. Akşit; İspanyol askerlerinin daha ok menziline girmeden yerli orduların komutanlarını uzaktan vurarak birlikleri kolayca dağıttığını, teknolojik avantaj sayesinde koca bir kıtayı talan edip milyonlarca insanı katlettiğini belirtti.
“Gelecek, bilgiyi ve teknolojiyi elinde tutanların olacak”
Japonların, İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’ya karşı çok ciddi bir direnç gösterdiğini ve büyük hasarlar verdiğini söyleyen Akşit, “Amerikalılar savaşın uzayacağını ve kendi kayıplarının artacağını görünce, nihayetinde atom bombasını kullanmaya karar verdiler. Sonuçta savaşın kaderini yine teknolojisi üstün olan taraf belirledi” dedi. Güç sahibi olanın sadece kazanmaya odaklandığını belirten Akşit, “Eğer benzer bir zafiyet durumuna siz düşerseniz, emin olun size de kimse acımaz! İşte bu duruma düşmemek için, büyük dedelerinizin anlattığı ‘camilerde doldurulup yakılan insanlar’ hikayesini asla unutmamanız gerekir. Aynı acıları bugün sizin, yarın ise çocuklarınızın yaşamasını istemiyorsanız işi sıkı tutmak zorundasınız. Derslerinize en iyi şekilde çalışmalı, hangi bilim dalında uzmanlaşıyorsanız onu en iyi şekilde öğrenmelisiniz. Çünkü gelecek, bilgiyi ve teknolojiyi elinde tutanların olacaktır” diye konuştu.
“Fatih Sultan Mehmet’in Şahi Topu İngiltere’de sergileniyor”
Türk tarihinden biri başarı, diğeri ise başarısızlık dersi içeren iki önemli savunma teknolojisi örneği veren Akşit, ilk olarak, savunma teknolojisindeki büyük bir gelişim başarısından, Fatih Sultan Mehmet’in 1450’li yıllarda şehir surlarını yıkabilecek büyüklükte top teknolojisini nasıl geliştirdiğinden bahsetti. “Fatih’in Şahi Topları”nın günümüze yalnızca 5-6 tanesinin ulaşabildiğini, birkaç tanesinin de İstanbul’da olduğunu söyleyen Akşit, “İngiltere’deki bir müzede sergilenen Fatih’in Şahi Topu’nu seçmemin özel bir nedeni var; müzede bu top iki parça halinde sergileniyor ve ikiye ayrılan yapısı net bir şekilde görülebiliyor. İşte bu topun en büyük özelliği, iki parçadan oluşmasıdır. Dönemi için devrim niteliğindeki bu tasarımı bizzat Fatih Sultan Mehmet geliştirmiştir. O çağa kadar dünyadaki bütün toplar tek parça (yekpare) olarak dökülürdü” ifadelerini kullandı.
Fatih’in Şahi Topu’nun düşmana karşı üstünlüğüne ve önemine değinen Akşit, şunları söyledi:
“Bir döküm yapmak istediğinizde metali eritip kumdan yapılan içi boş bir kalıba dökersiniz. Metal kalıbın içinde donmaya başladığında, yani soğurken büzülür. Büyük bir parça dökmeye çalıştığınızda bu büzülme payı da katlanır ve dökümün sağından solundan çatlamalar meydana gelir. Yani çok büyük nesneleri hatasız, çatlaksız ve toleransları tutturarak dökmek bugün bile oldukça zordur. O dönemde de insanlar döküm yapabiliyordu ancak bahsettiğim bu teknik zorluklar nedeniyle devasa toplar dökemiyorlardı. Fatih bu engeli aşmak için dünyadaki en iyi metal döküm ustalarını, örneğin Macaristan’dan uzmanları getirtti. Amaç, topu çatlatmadan dökebilmekti. Yani bu başarıya ulaşmak için pek çok zorlu deneme yapıldı.”
“Fatih Sultan Mehmet bir mühendislik dâhisiydi”
Fatih Sultan Mehmet’in mühendislik dehasıyla lojistik problemini de çözdüğünü belirten Akşit, “Fatih, topu iki parçaya böldü. Yarısını ayrı, diğer yarısını ayrı döktürdü. Böylece sahaya taşınırken iki parça ayrı ayrı rahatça götürülebiliyor, kuşatma alanında ise cıvata ve dişli bir sistemle birbirine monte ediliyordu. Parçaların birleşim yerindeki boşlukları sıkıştırmak ve atış esnasında diş atmasını engellemek için büyük balyozlarla vurarak sistemi sabitliyorlardı. Fatih, barut miktarını, patlama basıncını ve namlunun dayanıklılık hesaplarını bizzat kendisi yaparak bu mühendislik harikasını ortaya koydu” diye konuştu. Büyük topların yapılmasıyla birlikte fırlatılan mermilerin boyutunun da büyüdüğünü söyleyen Akşit, “Birkaç santimlik taşlar yerine yarım tonluk, 800 kiloluk devasa gülleler fırlatılmaya başlandı. Bu durum topun menzilini de ok menzilinin çok üzerine çıkardı. Bu devasa gülleler şehir surlarına çarptığında, o güne kadar yıkılamaz denilen duvarları yerle bir etti” dedi.
Akşit, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fetihler sırasında Fatih’in gittiği şehirlerde katliam yaptığını, halkı kılıçtan geçirdiğini hiç duydunuz mu? Duyamazsınız, çünkü buna ihtiyacı yoktu. Teknolojisi o kadar üstündü ki düşmanı sadece ikna etmesi yetiyordu. Topları getiriyor, kale önüne monte ediyor ve namluları şehre çevirip şöyle diyordu: ‘Bakın, İstanbul’un aşılmaz surlarını yıkan toplar burada. İsterseniz şehri barışla teslim edin; Türk yönetimini, bayrağımızı ve birliğimize asker vermeyi kabul edin. Biz de sizi koruyalım ve dininizde serbest bırakalım.’ Şehirler genellikle ilk seçeneği tercih ediyordu. Böylece Fatih, üstün teknolojisinin caydırıcı gücü sayesinde, 10 yıl içinde Avrupa’nın yarısını neredeyse hiç kan akıtmadan, barışçıl yollarla topraklarına kattı. İşte dönemin teknolojisine yön vermenin gücü budur.”
1903 havacılık tarihinin dönüm noktası
Modern havacılık tarihinin dönüm noktasının Aralık 1903’teki ilk uçuş kabul edildiğini ifade eden Akşit, “Kuşkusuz geçmişte Hezarfen Ahmed Çelebi uçmuş, Avrupa’da da benzer denemeler yapılmıştır; ancak 1903 yılındaki bu uçuşu özel kılan, modern bir uçakta olması gereken tüm kontrol mekanizmalarının aşağı-yukarı hareketini sağlayan yatay dümenin, sağa-sola dönüşü sağlayan kanatçıkların (flap) ve çapraz rüzgarları yenmek için uçağın yönünü tutan dikey dümenin (rudder) dünyada ilk kez bir arada kullanılmış olmasıdır. Bu ilk uçuş saniyeler sürse de insanoğluna gökyüzünde rüzgarı yenerek yön bulabileceğini kanıtlamıştır” diye konuştu. İlk uçuştan sadece 8 yıl sonra uçakların dünya tarihinde ilk kez bir savaşta kullanıldığını belirten Akşit, konuşmasına şöyle devam etti:
“Üstelik kime karşı biliyor musunuz? Bizim dedelerimize karşı. Mustafa Kemal Atatürk’ün de Trablusgarp’ta bulunduğu o savaşta, pilotlar siperlerin içine el bombaları atıyor, arkadaki makineli tüfeklerle askerlerimizi tarıyorlardı. Atatürk de bu hava bombardımanları sırasında gözünden yaralanmıştı. Dünyada uçağa ilk maruz kalan millet bizdik ama bir yıl sonra dünyada ilk kez uçak düşürmeyi başaran da tüfek ve top ateşiyle yine bizim askerimiz oldu. Ancak sonuç değişmedi; yukarıda düşmanın teknolojisi varken siperdeki askeriniz ne kadar kahraman olursa olsun, çaresiz kalıyorsunuz. Kahramanlık yetmiyor, teknoloji gerekiyor. Sonuçta havadaki üstünlük yüzünden Trablusgarp’ı İtalyanlara kaybettik.”
Havacılığın öneminin hemen fark edildiği Osmanlı döneminde, Haziran 1911’de havacılık birliklerinin kurulduğunu söyleyen Akşit, “İlk pilotumuz Yüzbaşı Mehmet Fesa Temmuz 1911’de Fransız Bleriot Tayyare Fabrikası Uçuş Okulundan mezun oldu. 1912’de ise Yeşilköy civarında Tayyare Okulu açıldı ve 1914’e kadar envanterimize 25 kadar uçak girdi. Aslında çok daha fazla uçak siparişi vermiş ve parasını ödemiştik; ancak teknolojiyi kendimiz üretmediğimiz, yabancılardan parayla almaya çalıştığımız için adamlar en güçlü modelleri kendilerine saklayıp bize alt modelleri sattılar, hatta bir kısmının parasını aldıkları halde uçakları teslim bile etmediler. Şubat 1914’te ise o dönem devletimizin birer parçası olan Şam, Kahire ve Hicaz rotasında uçarken Şam yakınlarında düşen uçaklarımızla ilk hava şehitlerimizi verdik” dedi.
Vecihi Hürkuş havacılık tarihinin en büyük kahramanlarından
1916 yılında Tayyare Mektebi’nden, havacılık tarihinin en büyük kahramanlarından biri olan Vecihi Hürkuş’un mezun olduğunu ifade eden Akşit, “Mezuniyetinden sadece bir yıl sonra, 1917’de Kafkas cephesinde bir düşman uçağını düşürerek tarihe geçti. Esir düştü, esaretten kaçtı ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından ilk yerli uçağımızı üretti. Onun için ‘Yunanlardan kalan uçak parçalarını topladı’ derler; evet, motor ve tekerlek gibi parçaları hazır kullanmıştı (Alman Benz üretimi 6 silindirli, 200 beygirlik bir motor takmıştı) ama uçağın tüm gövde, kanat aksamı ve tasarımı tamamen kendisine ve yerli üretime aitti. Nitekim o dönem uçak yapabiliyorduk ancak motor üretmek bambaşka bir teknolojiydi; gerçek anlamda ilk yerli uçak ve helikopter motorlarımızı ancak yakın tarihte TEİ ile üretebildik” ifadelerini kullandı. Vecihi Hürkuş’un, kendi yaptığı uçakla 28 Ocak 1925’te ilk uçuşunu gerçekleştirdiğini ancak iç engeller ve bürokratik vizyonsuzlukların Hürkuş’un önünü kestiğini kaydeden Akşit, şunları söyledi:
“Uçağın uçmaya uygunluğunu ölçecek teknik heyetimiz yok diyerek işi yokuşa sürdüler, ‘çok istiyorsan atla uç’ dediler. Uçup başarıyla geri döndüğünde ise bu kez ‘izinsiz uçtun’ diyerek ceza kestiler. Peki, Vecihi Bey vazgeçti mi? Hayır. Uçağını parçalara ayırıp trenle Çekoslovakya’ya götürdü, orada bilim heyetinin önünde montajını yapıp uçurarak uluslararası uçuş sertifikasını aldı ve Türkiye’ye uçarak geri döndü. İşte milli bir iş yapmanın zorluğu budur; dün de bugün de engeller hep olacaktır. Yakın tarihte yerli İHA’mız ANKA’nın yabancı ortaklı motoruna Avrupa devletleri ambargo uyguladığında, biz kendi motorumuzu üretip iki gün içinde devreye soktuk. Biz bunu yapınca ambargoyu hemen kaldırıp fiyat kırdılar ki bizim üretimimiz zarar görsün. Mücadele bugün de aynen devam etmektedir.”
Çanakkale Cephesi ve Filistin Cephesi’nde tarih kitaplarının Çanakkale’deki kahramanlıkları, metrekareye düşen mermileri yazdığını ama uçakların verdiği hasarları pek anlatmadığını ifade eden Akşit, “Çanakkale’de Türk askerleri sırtüstü yatıp ellerindeki ithal Alman Mauser (Anadolu’daki adıyla mavzer) tüfekleriyle yukarıdaki uçakları vurmaya çalışıyordu. Amaç, uçakların siperlere yaklaşmasını engellemekti; çünkü yaklaşınca el bombalarıyla zayiat veriyorlardı. Elimizde uçaksavar bile yoktu. Filistin Cephesi’nde ise İngiliz uçaklarının ağır silahlarımızı ve istihkam birliklerimizi havadan nasıl darmadağın ettiğini tarih kitapları bize pek göstermedi. Cephenin başında Mustafa Kemal Paşa vardı, askerimiz dünyanın en cesur askeriydi ama yukarıdan gelen teknolojik güce karşı yerde yapabileceğiniz hiçbir şey kalmıyordu. Havadaki teknolojisizlik yüzünden Trablusgarp gibi Filistin’i de kaybettik” diye konuştu.
Balkan Savaşları’nda yaşanan trajedi de değinen Akşit, şöyle konuştu:
“1912-1913 yıllarında, sadece 6-7 ay gibi kısa bir sürede asırlık Balkan topraklarımızı kaybettik ve milyonlarca soydaşımız zulme uğrayarak Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Karşımızdaki Balkan devletçikleri ve çeteleri, Fransız ve İtalyanların verdiği uçaklarla askerimizin üzerine havadan bombalar yağdırdılar. Kosova, Üsküp, Selanik elden giderken koca imparatorluğun elinde topu topu 100’e yakın, Balkan cephesinde ise sadece 6 uçak vardı. Karşı tarafta ise 18 uçak bulunuyordu. Üstelik elimizdeki az sayıda uçağı uçuracak pilotumuz bile yoktu! Vecihi Hürkuş 1916’da mezun olacaktı, oysa Balkan Savaşı 1912’deydi. Çaresizlikten Fransız pilotlara maaş ödeyip ‘Git bizi bombalayanları vur’ dedik. Bizi arkadan vuran güçlerin fonladığı o yabancı pilotlar, yanlarına koyduğumuz bombalarla havalanıp her seferinde görevden boş döndüler. Sonuç; sadece topraklarımızı kaybetmedik, Avrupa dergilerinde Türk subayının kılıcını teslim edişi ve bayrağımızın çiğnenişi karikatürize edilerek bizlerle alay edildi. Teknolojiniz yoksa canınıza okurlar ve kimse size acımaz.”
“Birinci Dünya Savaşından sonra batılı devletlerin binlerce uçağı envanterlerine girdi”
Birinci Dünya Savaşı bittiğinde İngilizlerin elinde yirmi binin üzerinde, bazı kaynaklara göre yüz binden fazla uçak olduğunu söyleyen Akşit, “Almanların 2 bin 700, Fransızların 3 bin 600 uçağı bulunurken Osmanlı’nın elindeki uçak sayısı taş çatlasın 80-100 civarındaydı. Dünya tarihini bilmeyen birine bu grafiği gösterseniz, savaşı kimin kazanacağını zaten uçak sayılarına bakarak ilk bakışta söyler. Biz 1911 yılında hâlâ dünyanın en büyük 10 devletinden biriyken, sadece 8-9 yıl sonra Sevr ile bizi Ankara ve Polatlı arasına sıkıştırmaya çalıştılar. Fatih’in yüksek teknolojili toplarıyla kazandığımız o devasa toprakları, 9 yıl içinde sadece ve sadece uçak teknolojisine sahip olmadığımız için kaybettik” dedi. Büyük Taarruz’da Türk ordusunun muazzam kahramanlığıyla Anadolu’yu kurtardığını ifade eden Akşit, “Savaşın başında el altından kaçırılan veya düşmandan kalan sadece 3 uçağımız vardı. Vecihi Hürkuş ve arkadaşları İstanbul’dan Anadolu’ya uçak kaçırmaya çalışırken cephane yükünden ağırlaşan uçakları düşmüştü. Bazı vatanseverler kendi paralarıyla gizlice 4 uçak alıp orduya teslim etmişti. Büyük Taarruz’a geldiğimizde uçak sayımız 17’ye yükselmişti ve artık bu uçakları uçuranlar Fransız değil, kendi yetiştirdiğimiz öz evlatlarımız, Hasan Basri ve Vecihi Hürkuş gibi Türk pilotlarıydı. Havadan az da olsa destek almaya başladığımızda yerdeki askerimiz nefes aldı ve zafer geldi” şeklinde konuştu.
30 Ağustos Atatürk’ün emriyle Tayyare Bayramı olarak kabul edildi
1925 yılında bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün himayesinde Türk Tayyare Cemiyeti’nin (Türk Hava Kurumu) kurulduğunu belirten Akşit, “Hatta o dönemin kanunlarında 30 Ağustos, ‘Tayyare Bayramı’ yani uçak bayramı olarak kabul edilmişti; çünkü ilk kez hava desteğiyle bir zafer kazanılmıştı. Ancak sonraki dönemlerde, Marshall yardımlarının ve siyasi süreçlerin etkisiyle işin ‘uçak’ boyutu unutturuldu ve geriye sadece Zafer Bayramı kaldı” diye konuştu.
Akşit, konuşmasına şöyle devam etti:
“Kendi teknolojinizi üretmezseniz, sizi yüzlerce yıl dostça, bir arada yaşadığınız halklarla karşı karşıya getirip parçalarlar. İmparatorluğu bölerken Kafkaslar’da Ermeni gençleri parayla ve uyuşturucuyla kışkırtıp Türk köylerine saldırttılar; ardından Türk gençleri karşılık verince araya kan davası soktular. ‘Araplar ihanet etti’ algısını yaratanlar da aslında halklar değil, satın alınmış yerel emirler ve bürokratlardı. Örneğin, Osmanlı’nın Şam Valisi kılığına girmiş gizli bir İngiliz ajanı, Arap kabile reislerini eşleri ve çocuklarıyla yemeğe davet edip sofraya zorla şarap koydurmuş, kızlarına sarkıntılık ettirmişti. Amaç, Araplara ‘Bakın hilafet makamı dediğiniz Türkler kafir oldu’ dedirtmek ve bizi birbirimize düşürmekti. Nitekim bunu başardılar da. Bizi sinsi planlarla, parayla ve teknolojileriyle küçük parçalara bölen Batılı güçler, kendileri ise birleşti. Bir Fransız ile bir Alman aslında birbirini asla sevmez; Alsas-Loren kömür yatakları için tarihte ‘Yüzyıl Savaşları’ yapmış, birbirlerini katletmişlerdir. Bugün de arka planda birbirlerini sevmezler ama ‘parça parça olursak bizi yutarlar’ diyerek Avrupa Birliği çatısı altında birleştiler. Kendileri birleşirken, yüzyıllarca dost yaşamış olan bizleri ise paramparça ettiler. Bizler uyurken, onlar bunu sinsi planları, sermayeleri ve en önemlisi sahip oldukları üstün teknolojileriyle başardılar. Bu yüzden gelecekte aynı duruma düşmemek için bilime, ilme ve kendi teknolojimizi üretmeye sımsıkı sarılmak zorundayız.”
“TEİ-TUSAŞ’ın ürettiği motorlar kendi sınıflarında dünyanın en iyisi”
TEI-TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş.’de üretilen İHA motorlarından bahseden Akşit, “Havacılık serüvenimize ilk olarak 115 beygirlik benzinli bir motorla başladık; ardından PD155 geldi ve nihayetinde 170 ile 225 beygirlik motorlarımızı da geliştirdik. Bugün PD170 ve PD200 gibi motorlarımız seri üretimden çıkarak başarıyla envantere girmiştir. TCG Anadolu gemisine inip kalkacak olan Baykar’ın TB3 İHA’sının yanı sıra; ANKA ve Aksungur gibi gurur kaynağımız olan platformların motorlarını da artık tamamen biz üretiyoruz. Allah’a şükür ki bu motorlar, şu an kendi sınıflarında dünyanın en iyisidir. Sınıfında uçakları en yüksek irtifaya çıkaran ve yakıtı en az tüketen motorlar bizim imzamızı taşımaktadır” dedi. Uçaklara sadece itki gücü vermekle kalmadıklarını aynı zamanda uçağın tüm elektrik ihtiyacını da karşıladıklarını belirten Akşit, “ANKA, Aksungur ya da TB3 havada uçarken üzerlerindeki radarlar, haberleşme sistemleri ve diğer tüm elektronik donanımlar için ciddi bir elektrik gücüne ihtiyaç duyar. Geliştirdiğimiz motorlar, rakiplerine kıyasla hem daha yüksek mekanik güç hem de daha fazla elektrik enerjisi üretmektedir. Üstelik tüm bunları yaparken dünyadaki rakiplerinden çok daha az yakıt tüketmektedir. Motoru bu kadar zorlamak ömrünü kısaltır mı diye düşünebilirsiniz; hayır, motorlarımızın ömrü de rakiplerinden çok daha uzundur. Düşük yakıt tüketimi sayesinde uçaklarımız tek bir depoyla havada çok daha uzun süre kalabilmekte ve ardı ardına uçuş rekorları kırmaktadır” diye konuştu.
Yerli genel maksat helikopteri Gökbey’in motoru seri üretime geçiyor
Helikopter motorlarında ise yerli genel maksat helikopteri Gökbey’in motorunu 2026 yılında seri üretime sunacaklarını ifade eden Akşit, “Motorumuz daha önce başarıyla uçmuştu; bu yılki teslimatların ardından önümüzdeki yıl inşallah tamamen envantere girmiş olacak. Bunun yanı sıra, ordumuzun kullandığı yerli Kara Şahin helikopterlerinin motorlarını da lisanslı üretim hakkıyla 2022 yılından beri Eskişehir’deki tesislerimizde tamamen yerli olarak üretiyoruz” ifadelerini kullandı.
Sadece bir motoru tasarlamanın yetmediğini, onu üretebilecek teknolojiyi de geliştirmenin önemli olduğunu söyleyen Akşit, “Yüksek irtifalarda görev yapacak bir uçak motoru üretmek üç temel nedenden ötürü son derece zordur; birincisi, o yüksekliklerde oksijen yok denecek kadar azdır. İkincisi, havanın yoğunluğu düşüktür; motor havayı emmek ister ama dışarıda yeterli hava yoktur. Üçüncüsü ise yüksek itki gücü elde edebilmek için devasa dönme hızlarına (devirlere) çıkılması gerekir ki bu da motor parçaları üzerinde muazzam bir yapısal stres yaratır. Örneğin bir yolcu uçağına binerken motorun önünde gördüğünüz o dev kanatçıkların (fan blade) her birinin kökünde, kalkış anında uçağın toplam ağırlığından çok daha fazla bir merkezkaç stresi oluşur. Eğer malzeme bu strese dayanamazsa motor saniyeler içinde parçalanır” diye konuştu.
Akşit, şunları söyledi:
“Tüm bu zorlukları aşmak üstün bir mühendislik kabiliyeti gerektirir. Biz bu doğrultuda dışa bağımlı kalmamak adına kendi yerli ve milli mühendislik kodlarımızı yazdık; bugüne kadar tamamen bize ait olan 75’in üzerinde özgün mühendislik yazılımı geliştirdik. İşin mühendislik ve tasarım boyutunu çözdükten sonra karşımıza malzeme, döküm ve dövme teknolojisi ihtiyacı çıktı; bunları da kendi imkanlarımızla başardık. Türkiye’deki yerli maden cevherlerinden saf kobalt ve nikel üreterek çok özel bir süper alaşım elde ettik. Bu alaşımı tesislerimizde dökerek uçak motorunun en kritik parçası olan türbin kanatçıklarını üretmeyi başardık. Böylece madenden uçak motoruna uzanan tüm teknolojik döngüyü yerlileştirmiş olduk. Bu süper alaşımları geliştirmek için özel bir şirket kurduk; burada havacılık standartlarında döküm ve dövme işlemlerini gerçekleştiriyoruz. Şu ana kadar havacılık sektörüne özel 25’e yakın nitelikli alaşım geliştirdik. Bu malzemelerin kalitesini ise uluslararası sertifikasyona sahip kendi laboratuvarlarımızda test ediyoruz.”
Göreve geldikten sonraki 12 yıllık süreç içerisinde yapılanlar hakkında da bilgiler veren Akşit, “Şu an envanterde aktif olarak uçan 4 farklı motor modelimiz var. Gökbey’in motoru da yakında sürece dahil olduğunda bu sayı 5’e yükselecek. Seri üretimde olan ve gökyüzünde binlerce saat uçuş gerçekleştiren motorlarımız birer hayal değil, somut birer başarı hikayesidir” dedi. TEİ’nin, 1985 yılında ilk kurulduğunda yalnızca F-16 uçaklarındaki motorların montajını yapmak üzere kurulmuş küçük bir montaj fabrikası olduğunu söyleyen Akşit, “Bu yıl hayırlısıyla şirketimizin 41. kuruluş yıl dönümünü kutlayacağız. Montajla başladığımız bu serüvende, bugün artık kendi motorlarını tasarlayan, teknolojisini üreten ve dünyaya ihraç eden dev bir havacılık markası haline geldik. Başarılarımız katlanarak devam edecektir” ifadelerini kullandı.
Konferans, Prof. Dr. Akşit’e AKÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş’ın teşekkür belgesi takdimi ve Afyonkarahisar Valisi Dr. Naci Aktaş’ın plaket takdiminin ardından sona erdi.
TEI-TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş. Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit’in “Savunma Teknolojileri ve Tarihimizin Dönüm Noktaları” konulu konferansı öncesi protokol tarafından Atatürk Kongre Merkezi Fuaye Alanında “Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğrencileri Karma Sergisi”nin açılışı gerçekleştirildi.
Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit ve beraberindeki protokol üyeleri, konferansın ardından AKÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karakaş’ı makamında ziyaret etti.
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
















