Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanlığı tarafından “Savaş ve Hafıza: 111. Yılında Çanakkale Muharebeleri” paneli düzenlendi.

Erdal Akar Konferans Salonunda düzenlenen, moderatörlüğünü AKÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Gürsoy Şahin’in yaptığı, konuşmacı olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ahmet Altıntaş ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feyza Kurnaz Şahin’in yer aldığı panele; akademik personel ve öğrenciler katıldı.

Panelin açış konuşmasını yapan moderatör Prof. Dr. Gürsoy Şahin, 111 yıl önce gerçekleşen Çanakkale Muharebelerinin Türk milletinin dönüm noktalarından biri olduğunu belirtti.

Açış konuşmasının ardından Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Altıntaş’ın “Çanakkale Muharebeleri” konulu sunuma geçildi.  Çanakkale Savaşları’nın ortaya çıkmasının temel gerekçesinin I. Dünya Savaşı’nın sebepleri olduğunu kaydeden Altıntaş, “Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve topraklarına el konulması, ayrıca emperyalist ülkelerin o dönemde enerji kaynaklarına sahip olma isteği şeklinde özetlenebilecek temel motivasyonlar bu süreci doğurmuştur. Bu nedenle İtilaf Devletleri ve İttifak Devletleri adı altında iki ayrı blok şeklinde bir yapılanma ortaya çıkmıştır” diye konuştu.

“Osmanlı Devleti, 3 Kasım 1914 itibarıyla savaşa fiilen girdi”

Osmanlı Devleti’nin savaşın başında tarafsız kalacağını ifade etmesine rağmen; Enver Paşa’nın politikaları, Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine el konulması ve kamuoyunun tepkisi gibi nedenlerle 2 Ağustos 1914’te Almanya ile gizli bir ittifak anlaşması yaptığını ifade eden Altıntaş, şunları söyledi:

“Bu süreçte Goeben ve Breslau gemileri Osmanlı kara sularına gelmiş; diplomatik çözüm olarak bu gemilerin satın alındığı ilan edilmiştir. Nitekim 29 Ekim 1914’te Enver Paşa’nın talimatıyla Osmanlı donanması, Rusya’nın Karadeniz’deki limanlarını bombalamış; bunun üzerine Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Böylece Osmanlı Devleti, 3 Kasım 1914 itibarıyla savaşa fiilen girmiştir. Aynı gün, İngiliz donanması da Çanakkale Boğazı’nın giriş noktalarını; özellikle Seddülbahir’deki Ertuğrul Koyu ve Anadolu yakasındaki Orhaniye Tabyası’nı bombalamıştır. Bu gelişmelerle birlikte, 3 Kasım 1914 tarihi Osmanlı Devleti açısından Çanakkale Savaşları’nın başlangıcı olmuştur.”

Seddülbahir Kalesi; denize set

Seddülbahir Kalesi’nin “denize set” anlamı taşıdığını ve Çanakkale Boğazı savunmasında önemli bir nokta olduğunu söyleyen Altıntaş, “19 Şubat’a kadar İtilaf donanması fırsat buldukça bombardımanlarını sürdürmüştür. İtilaf donanmasının temel amaçları tabyaları ve Osmanlı savunma sistemini, özellikle topları ve gezici cebel toplarını imha etmek olmuştur. Öte yandan Osmanlı savunması, Cevat Paşa komutasındaki Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı tarafından yürütülmüş; bu kapsamda döşenen mayınlar İtilaf Devletleri tarafından temizlenmeye çalışılmış, aynı zamanda donanma tarafından çeşitli manevra ve konuşlanma faaliyetleri gerçekleştirilmiştir” dedi.

“Çanakkale Savaşları, tarihte birçok ilki barındıran bir savaş”

Çanakkale Savaşları’nın, dönemin nadir görülen savaş unsurlarını bir araya getiren bir mücadele olduğunu söyleyen Altıntaş, “Bu savaşta denizaltı, gemi ve hava unsurlarının yanı sıra balonlar ve uçak gemileri yer almış; hatta zehirli gaz gibi uluslararası savaş hukukuna aykırı araçlara başvurulmuştur. Bu yönüyle Çanakkale, tarihte pek çok ilki barındıran bir savaştır” dedi. Çanakkale Savaşları’nın bir “matematik savaşı” olarak da değerlendirilebileceğini kaydeden Altıntaş, “Coğrafi veriler, akıntı hesaplamaları, mayınların yerleşimi ve kapasiteleri ile denizaltı hareketlerinin planlanması gibi teknik detaylar büyük önem taşımıştır. Bu nedenle Çanakkale, aynı zamanda tamamen hesap ve stratejiye dayalı bir mücadeledir” diye konuştu.

Seyit Onbaşı: 215 kiloluk mermiyi sırtlayan Çanakkale kahramanı

Zor dönemlerde kahramanların ortaya çıktığını ifade eden Altıntaş, “Seyit Onbaşı da bu kahramanlardan biridir. Rumeli Mecidiyesi’nde görevli bir topçu askeri olan Seyit Onbaşı, yoğun bombardıman sırasında topun vinç mekanizmasının bozulması üzerine, normalde vinçle kaldırılması gereken mermiyi sırtlayarak ateşlemiştir” dedi. Yaklaşık 215 kilogramlık mermiyi kaldırmasıyla tanınan Seyit Onbaşı’nın bu olağanüstü başarısının, savaşın simgelerinden biri olduğunu kaydeden Altıntaş,  “Ertesi gün Mustafa Kemal Atatürk tarafından hatıra fotoğrafı çektirilmek istendiğinde ise aynı mermiyi kaldıramamış; bunun üzerine ağaçtan yapılmış bir mermiyle fotoğraf çekilmiş ve bu fotoğraf Osmanlı Harp Mecmuası’nda yayımlanmıştır” diye konuştu.

“Türk askerinin anonim adı Mehmetçik”

Çanakkale Savaşları’ndaki temel unsurlarından birinin de Türk askerinin ilk defa tek bir isimle “Mehmetçik” olarak adlandırılması olduğunu ifade eden Altıntaş,  “Bu isimlendirmeyi teklif eden Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Dolayısıyla bu süreçten sonra, Türk askerinin adı ne olursa olsun, anonim adı ‘Mehmetçik’ olarak anılmaya başlanmıştır. Nitekim Seyit Onbaşı, Bigalı Mehmet Çavuş ve Ezineli Yahya Çavuş gibi isimlerin bugün anılıyor olmasının arka planında da Mustafa Kemal’in askeri onore etmesi ve Türk askerine verdiği değeri göstermesi yatmaktadır” ifadelerini kullandı.

“Türk savunma sisteminin üç ana bölgeden oluşuyor”

Çanakkale Savaşları’nda Türk savunma sisteminin üç ana bölgeden oluştuğunu belirten Altıntaş,  “Anadolu yakası, Seddülbahir bölgesi ve Anafartalar–Suvla hattı. Bunun dışında Saros Körfezi gibi yan savunma bölgeleri bulunsa da bunlar ana savunma açısından daha az önemli görülmüştür. İngiliz saldırı planında ise her savaşta olduğu gibi bir ana taarruz ve bir de şaşırtma (aldatma) taarruzu bulunmaktadır. Bu kapsamda, şaşırtma taarruzu Kumkale bölgesinde Fransız askerleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Ana taarruz ise 25 Nisan sabahı erken saatlerde Ertuğrul Koyu, Seddülbahir ve Kabatepe–Arıburnu bölgelerine yapılmıştır” dedi.

“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum”

Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale’de 19. Tümen Komutanı olarak Eceabat bölgesinde görev yaptığını söyleyen Altıntaş, konuşmasına şöyle devam etti:

“Üç alaydan oluşan bu tümen, Arıburnu, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Kumkale gibi bölgelere gerektiğinde müdahale etmek üzere “yedek kuvvet” olarak konumlandırılmıştır.25 Nisan sabahı erken saatlerde, daha önce Balkan Savaşları sırasında Gelibolu Yarımadası üzerinde yaptığı incelemelerden edindiği tecrübeyle hareket eden Mustafa Kemal, Conkbayırı ve Kocaçimentepe hattının kritik önemini fark eder. Keşif sırasında, Anzak birliklerinin bu yüksek noktalara doğru ilerlediğini ve bazı Türk birliklerinin geri çekildiğini görür. Geri çekilen askerlere müdahale ederek ‘düşmandan kaçılmaz’ diyerek süngü taktırıp yere yatırır ve bu hamleyle düşmanı da durdurur. Ardından 19. Tümen’e bağlı 24, 27 ve 57. alayları bölgeye sevk eder. Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk, ‘Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum’ emrini vererek zaman kazanmayı hedefler. Ölmeyi göze almış bir askerden daha güçlü bir silah yoktur. Bütün mesele sizin uğrunuzda, sizin talimatınızla sizin askerlerinizin ölüp ölmeyeceği meselesidir. İşte Mustafa Kemal’in buradaki en büyük komutanlık niteliklerinden bir tanesi budur.”

“Endüstriyel ve modern savaş, küresel boyuta ulaştı”

Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feyza Kurnaz Şahin ise “Egzotizmden Varoluşsal Mücadeleye: Çanakkale Muharebelerine Katılan Askerlerin Hafıza Kayıtları” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. I. Dünya Savaşı’nın, endüstriyel ve modern savaşın küresel boyuta ulaştığı bir dönemi temsil ettiğini ifade eden Şahin, “Çanakkale Muharebeleri sırasında, daha önce hiç kullanılmamış ya da çok sınırlı kullanılmış çeşitli savaş ve öldürme teknolojilerinin devreye girdiği görülmektedir. Bununla birlikte, sinyal istihbaratı, genel istihbarat faaliyetleri ve casusluk uygulamaları da bu dönemde oldukça gelişmiş ve sofistike bir hâl almıştır” diye konuştu.

“Savaşın en belirgin özelliklerinden biri de çok cepheli olmasıdır”

Savaşın aynı zamanda seferberlik tecrübesi açısından da büyük bir öneme sahip olduğunu kaydeden Şahin, “Dünyadaki pek çok devlet, iyi teçhiz edilmiş ordularını topyekûn savaş için seferber etmiştir. Bu savaşın en belirgin özelliklerinden biri de çok cepheli olmasıdır. Avrupa, Afrika ve Asya cephelerinde eş zamanlı çatışmalar yaşanmıştır” dedi. Osmanlı Devleti açısından da çok cepheli bir savaşın söz konusu olduğunu ifade eden Şahin, “Suriye-Filistin Cephesi’nden Kafkas Cephesi’ne, Çanakkale Muharebelerinden Galiçya Cephesi ve Makedonya Cephesi’ne kadar pek çok farklı bölgede aynı coğrafyanın askerleri mücadele etmiştir. Bu durum, savaşın hem Osmanlı Devleti hem de dünya açısından çok cepheli ve kapsamlı bir nitelik taşıdığını göstermektedir” ifadelerini kullandı.

8 yıllık cephe deneyimi ve hatıratlar

I. Dünya Savaşı ve devamındaki süreçte askerlerin yaşadığı deneyimlerin, savaşın insan üzerindeki derin etkisini ortaya koyduğunu ve savaşın başında genç ve deneyimsiz olarak cepheye giden askerlerin, birden fazla cephede mücadele ettikten sonra hayatta kalmaları hâlinde, yıpranmış ancak olgunlaşmış bireyler olarak geri döndüğünü belirten Kurnaz Şahin, şöyle konuştu:

“Bu durum, savaşın başlangıcındaki genç ile savaş sonrasındaki aynı kişi arasında büyük bir fark oluştuğunu göstermektedir. Bu dönüşüme örnek olarak, Hüseyin Fehmi Bey’in hatıratı dikkat çekmektedir. Adapazarı’nda yaşayan Hüseyin Fehmi Bey; Çanakkale Muharebeleri, Makedonya Cephesi ve Irak Cephesi’nde savaşmış, 1920 yılına kadar esaret altında kalmış, ardından yurda dönerek Milli Mücadele’ye katılmıştır. Toplamda yaklaşık 8 yıl 8 ay süren bu süreç sonunda evine dönebilmiştir. ‘Savaşın sıradanları’ olarak ifade edilen askerlerin hatıratları, günlükleri ve anıları; savaşın sahadaki gerçek yüzünü ve askerlerin algısını anlamak açısından önemli bir kaynak oluşturmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan sonra, Çanakkale Muharebeleri ve Kut’ül Amare Zaferi gibi konulara artan ilgiyle birlikte bu tür belgelerin yayımlanmasında belirgin bir artış yaşanmıştır. 2019 yılı itibarıyla yapılan tespitlere göre, yaklaşık 1500 adet hatırat, anı ve röportajdan oluşan otobiyografik kaynak gün yüzüne çıkarılmıştır. Bu kaynaklar; kitapların yanı sıra dergi ve gazete yazıları gibi farklı formatlarda yayımlanmış olup, sayılarının günümüzde daha da artmış olabileceği değerlendirilmektedir.”

Çanakkale Muharebelerinde savaşan askerlerin hatıratlarının ortak temalar etrafında şekillendiğini, bu temaların başında Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin askerlerin hafızasında bıraktığı derin izler olarak öne çıktığını ifade eden Kurnaz Şahin, şunları söyledi:

“Hatıratlarda, bu yenilginin bir ‘travma’ olarak görüldüğü ve Çanakkale’de elde edilecek başarıyla telafi edilmesi gerektiği düşüncesinin yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu dönemde, Seyit Onbaşı ve Yahya Çavuş gibi bireysel kahramanlık örneklerinin öne çıkarıldığı dikkat çekmektedir. Önceki savaşlarda başarılar daha çok birlik düzeyinde anlatılırken, Çanakkale’de sıradan askerlerin bireysel başarılarının da komutanlar tarafından hatıratlara dahil edildiği görülmektedir. Bu durumun, yeni nesillere örnek oluşturma amacı taşıdığı değerlendirilmektedir. Hatıratlarda öne çıkan bir diğer önemli unsur ise siper savaşlarıdır. Daha önce sınırlı ölçüde deneyimlenen bu savaş tekniği, birçok asker için ilk kez Çanakkale’de uygulanmış ve beraberinde çeşitli zorlukları getirmiştir. Bu nedenle, siper savaşlarına dair yaşanan sorunlar ve deneyimler, askerlerin anılarında geniş yer bulmuştur.”

“Toplumsal hafıza güçlendi, tarihsel kaynaklar daha görünür hâle geldi”

2000’li yıllardan itibaren, Türkiye’de Milli Mücadele anlatısına alternatif olarak Çanakkale Muharebeleri ve Kut Zaferi’nin ön plana çıkarılmaya başlandığını kaydeden Kurnaz Şahin, “Bu gelişme, hem toplumsal hafızayı güçlendirdi hem de tarihsel kaynakların daha görünür hâle gelmesini sağladı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın çeşitli cepheleri ve Çanakkale Muharebeleri ile ilgili anılar, hatıratlar, röportajlar ve gazetelerde yayımlanan mülakatlar daha fazla kitap, dergi ve gazete biçiminde matbu hâle getirildi. 2019 yılı itibarıyla tespit edilebilen yaklaşık 1.500 otobiyografik malzeme, bu süreçte kaydedilen en önemli tarihsel kaynakları oluşturuyor” diye konuştu.

“Otobiyografik eserlerin yüzde 64’ü Çanakkale Muharebeleri”

Otobiyografik malzemelerin 10 yıllık savaş süreci bağlamında değerlendirildiğinde, Türk İstiklal Harbi’nin hâlâ öncelikli olarak yer aldığını söyleyen Kurnaz Şahin, şöyle konuştu:

“Bununla birlikte, Çanakkale Muharebeleri de toplumsal hafıza ve milli kimlik inşasında çok önemli bir rol oynuyor. Çanakkale ile ilgili hatıratların, toplam 10 yıllık savaş sürecindeki oranı yaklaşık yüzde 30 civarında. Bu durum, alternatif bir Çanakkale ve Kut Savaşı anlatısının öne çıkarılmasının, hem tarihsel belgelerin çoğalmasına hem de milli övünç ve kolektif hafızanın güçlenmesine katkı sağladığını gösteriyor. Birinci Dünya Harbi’nin cepheleri içinde Çanakkale Muharebeleri’ne ayrılan hatıratlara baktığımızda, burada Çanakkale’nin oldukça hegemonik bir konuma sahip olduğunu görüyoruz. Yani, Birinci Dünya Harbi’nin çeşitli cephelerini veya savaşlarını konu alan otobiyografik eserlerin yüzde 64’ü Çanakkale Muharebeleri’ni işliyor. Bu eserler, sıradan askerlerden bölük komutanlarına, zabitan ve ümeradan kurmaylara kadar savaşın her seviyesindeki askerlerin ürettiği otobiyografik malzemeleri kapsıyor. Dolayısıyla, Çanakkale Muharebeleri hakkında bahseden eser sayısının bu kadar yüksek olması, söz konusu muharebelerin tarihsel hafızadaki hegemonik konumunu ortaya koyuyor.”

Çanakkale Muharebeleri sırasında askerler arasında korku ve çekingenliğin olmadığını dile getiren Kurnaz Şahin, “Bazı neferler, kollarını veya bacaklarını yaralayarak geri hizmete alınmaya çalışıyordu. Ancak bu davranışın cezası ağırdı ve çoğu zaman kumandanlar, askerlerini emirleri yerine getirmeye yönlendiriyordu. Başarı gösteren askerler, bazen madalya ile ödüllendiriliyordu; bu tür başarı anlatıları hatıratlarda sıkça vurgulanıyor” dedi.

“İki tarafın hafızalarında savaş bir cehennem olarak nitelendiriliyor”

Osmanlı ve İngiliz askerlerinin Çanakkale’deki savaş deneyimlerinin ve hafızalarının farklı olduğunu belirten Kurnaz Şahin, şunları ifade etti:

“Osmanlı askerleri, Balkan Harbi yenilgisinin ardından Anadolu’ya çekilmiş, varoluşsal bir mücadele mitine sahip bir neslin temsilcileriydi. İngiliz askerleri ise kısa süre içinde İstanbul’a ulaşan, egzotik bir maceranın parçası olarak savaşa katılmıştı. Her iki tarafın hafızalarında savaş bir cehennem olarak nitelendiriliyor ve dini söylemler dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra askerlerin en çok dikkatini çeken unsurlardan biri sineklerdi. Siperlerde gömülemeyen ölü insan ve hayvanlar, sineklerin yoğunluğunu artırıyor, bu da yemek yeme ve uyuma koşullarını zorlaştırıyordu. Askerler yemeklerini sineklerden korumak için özel yöntemler kullanmak zorunda kalıyordu. Bunun yanı sıra, su bulma güçlükleri, birbirlerine yönelik algılar ve takma lakaplar gibi sosyal unsurlar da asker hafızalarında belirgin şekilde yer alıyordu. Bu yönleriyle hem Osmanlı hem de İngiliz askerlerinin hatıratları, savaşın hem fiziksel hem de psikolojik zorluklarını ortaya koyuyor.”

Panel, soru cevap bölümün ardından sona erdi.

18 Mart 2026, Çarşamba 27 kez görüntülendi